*Mayıs 2026 ODTÜ şenliklerinde yaşanan faşist provokasyon sonucu tutuklanan ODTÜ’lü devrimci İlhan Kaya’nın 2016 yılında “ODTÜ Tarih Direniyor” adlı çalışmadaki yazısını paylaşıyoruz.
ODTÜ’ye ilk girdiğim dönem, 2010 sonrası dönemle karşılaştırıldığında daha durağandı. 19 Aralık katliamı (2001), solun bir bölümünü ideolojik ve politik açıdan geriletmişti. Bu durum kitle hareketinde belirli bir durgunluğa neden olmuştu. 2000’lerin ilk on yılında ODTÜ’nün gençlik mücadelesi içindeki yeri 2010 sonrası kadar önemli değildi. Ankara’daki gündemlerde Cebeci’nin önemli bir rolü vardı. 2000’li yıllarla birlikte devlet yapılanmasında birçok değişiklik oldu. AKP’nin iktidarı alıp yavaş yavaş kurumsallaşmaya başlamasıyla birlikte atanan rektörler, önceki dönem rektörlerinden ‘bayrağı alıp’ tam bir kıyım yaptılar. Binlerce devrimci, muhalif öğrenci uzaklaştırma cezaları aldı ve okuldan atıldı. İstanbul’da demokratik mücadelenin güçlü olduğu birçok üniversitede ve ülkenin başka üniversitelerinde de manzara aynıydı.
ODTÜ’de de uzaklaştırma ve okuldan atılma cezaları uygulandı. Ama biz ODTÜ’de soruşturma ve ceza terörüne karşı daha güçlü bir direniş geliştirdik ve kendimizi daha çabuk toparladık. Şüphesiz bunun birçok nedeni var. ODTÜ’de geçmişten bugüne kalan akademik kadro ve öğrenci yapısının (tüm zaaflarına rağmen) bazı olumlu etkileri oldu. Şöyle ki doğrudan soldan, devrimci eylemlerden yana tavır alan hoca çok azdır ama bir iş yaptığımızda hocalarımızın ya da öğrencilerin çoğunun bize düşmanca bakmadığını biliriz. Ama asıl önemlisi, 2000’li yıllar boyunca solda güçlenen sivil toplumcu, uzlaşmacı ve bedel ödemekten kaçınan anlayışa karşı radikal ve militan bir tavır takınmaya çalıştık. ODTÜ’deki devrimci gençlik hareketini eksiğiyle yanlışıyla da olsa ayakta tutan esasen buydu bana göre. 2010 sonrasında ODTÜ’ nün sesinin güçlü bir şekilde çıkmasında o dönemde sağlanan birikimin ve ısrarın önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.
Ülkenin ve solun genel sorunlarına dair eylem yapıldığında sayımız az olurdu, 20-30 kişiyle Hazırlık’tan yemekhaneye yürüdüğümüz eylemler olmuştur. Solun kitleyi ciddi ölçülerde kapsayabilecek bir durumu yoktu. Fakat faşistlerin ya da İslamcıların varlık gösterme durumu da yoktu. Bu anlamda tedbirliydik ve her şeye rağmen bazı gündemlerde bir araya gelebiliyorduk. Örneğin 2002’nin baharında yemekhaneye yönelik bir boykot kampanyası örgütlemiştik. Bir aya yakın sürmüş ve kazanımla sonuçlanmıştı. Kazanımdan daha önemli olan, örgütlü örgütsüz birçok insanın bir araya gelmesi ve ortak bir talep etrafında toplanabilmesiydi. Bunun dışında ABD’nin Irak işgali ile ilgili yüzlerce kişi toplanıp A1’e yürümüştü (sınırlı bir ders boykotu yapılmıştı).
Bu dönem adına forum denmese de örgütsüz insanların ya da toplulukların katıldığı geniş toplantılar alınırdı. Topluluklar en başlarda pek müdahil değildi politik süreçlere. 2000’lerin ortasından sonra etkinlikleri arttı. Bazı toplulukların özellikle çok emeği vardı yapılan işlerde. Özgürlük Günleri yapılmıştı örneğin. Kentsel Dönüşüm ile ilgili güzel işler yapılmıştı. Bunun yanında siyasetlerin bir araya geldikleri ve gündemi tartışıp karar aldıkları toplantılar yapılırdı. Forum adı hatırladığım kadarıyla 4-5 yıl önce kullanılmaya başlandı. Toplantıların yanı sıra militan ve ortak bir tavır ortaya koyduğumuz eylemler olurdu. 2004’te bir arkadaşımızı polisler sabah yurttan gözaltına almışlardı. Akşama doğru arkadaşımızı arama için 2. Yurt’ta kaldığı odaya götürmüşler. Bunu gören arkadaşlarımız müdahale etmişler tabii. Sonra olaylar büyüdü ve arkadaşımızı geç saate kadar vermedik. Polisler 2. Yurt’ta mahsur kalmışlardı!
EMNİYET MÜDÜRLERİ GELİP İNSAN HAKLARI EĞİTİMİ ALIYORLARMIŞ!
2000’li yıllarda üniversite muhalefeti ile Rektörlüğün ilişkisi doğal olarak kötüydü. İlk uzaklaştırma cezası yediğimizde şaşıran arkadaşlarımız olmuştu. “ODTÜ yönetiminden böyle bir şey beklemiyorduk” diyemezdik ama ilk cezaların böylesine ölçüsüzce verilebileceğini de hesaplamamıştık. Kendimizden ve ideolojimizden başka güvenebileceğimiz okul yönetimi ya da benzeri herhangi bir kurum yoktu. Bunu kendi tecrübelerimizle de görmüş olduk. Hocalarımızı karşımıza almadık. Bir şeyi protesto ettiğimizde muhatabımız Rektörlüktü. Bazen Rektörlük makamının müttefikimiz olduğuna dair fikirler ortaya çıkıyor. Değildi aslında, böyle bakmamak gerek. Rektörlüğü kendimize özellikle düşmanlaştırmanın gereği yok ama doğrudan bizim dayanacağımız bir güç de olmadı hiçbir zaman. 2008 yılına kadar Rektör Ural Akbulut’tu. Bana ve birçok arkadaşıma birkaç kez uzaklaştırma-atılma cezası verdiği için ismi hafızama kazınmıştır! ODTÜ yönetiminin çok övündüğü üniversite-sanayi işbirliğini üniversite gündemine sokan, bunu kurumsallaştıran oydu. Piyasacılık denilen mesele 2000’li yıllarda belirginleşti. Teknokent ve kariyer günleri gibi etkinlikler gözle görünür bir hal aldı. Bununla beraber ODTÜ’ye gelen kitlenin sınıfsal kökeninde ciddi bir değişim oldu. Eğitim ticarileştikçe daha bireyci bir hava oluştu. Önceden emekçi sınıfların çocukları da gelebilirken şimdi orta sınıf geliyor. Piyasalaşmaya, paralı eğitime genel bir karşı çıkış hep vardı. Paralı eğitim, harçlar hala gündemde ve şüphesiz bunların üstüne gitmeliyiz ama başka alanlardan da yürüme zorunluluğu var. Yeni yöntemler bulmaya çalıştık hala da çalışmalıyız. Piyasalaşma hocaları da etkiledi. Sürekli şirketler ile çalışan ve bunu profesyonel bir hale getiren kimi hocalar belirdi. Tek tek kişilerden ziyade üniversite-şirket ilişkisini doğallaştıran bir kültür oluştu. Bu değişimler öğrenci muhalefetinin zayıflamasında etkili oldu ama topyekün bir umutsuzluk yaratmadı. Akbulut, bu tavrına paralel bir şekilde demokratik muhalefete pek tahammülü olan bir insan değildi. O dönemde Rektörlüğün tavrına karşı okulu ve düşüncelerimizi sahiplendiğimiz belli başlı olaylar aklımda.
Bir tanesini anlatayım: Bir gün Fizik kantinine girdik ve bir masada üniformalı polis şeflerini gördük. Gözlerimize inanamadık! Sonra öğrendik ki okul yönetimi sınıflardan birini Emniyet Müdürlüğü’ne kiraya vermiş. Emniyet müdürleri gelip insan hakları eğitimi alıyorlarmış! O gün ilginçti. Bir sonraki derslerinin olduğu gün Hazırlık’tan başladık yürümeye protesto etmek için. Yine 30 kişi kadardık. Fizik Bölümü’ne geldik hala 30 kişiyiz. Ama biz kararlı davranınca insanlar da geldi, kalabalıklaştık. Polise orada istenmediklerini çok net bir şekilde anlatmıştık ve bir daha o sınıfta ders alamadılar. O eylemden 2 kişiye okuldan atılma, 3 kişiye 1 yıl uzaklaştırma ve çok sayıda arkadaşımıza da farklı uzaklaştırma cezaları verildi.
Bu Kimliğin Olumsuz Tarafını da Görmek Gerek
Temelde birçok ideolojik-politik farklılığımıza rağmen bir araya gelme kültürü ODTÜ’de hiç kaybolmadı. Ayrıca görece kolay politikleşen bir kitlesi de vardır ODTÜ’nün. Eylemin iradesinde bir kararlılık gördüğünde insanlar yüzünü o kararlılığa dönebilir. 2010 sonrasında ODTÜ Türkiye gündeminde yer tuttu ve ses çıkarabildi. Toplumda yeniden ODTÜ’lülük kimliği hatırlandı. Ama bu kimliğin olumsuz tarafını da görmek gerek. Devlet ve yönetici sınıflar, öğrencileri hem kültürel hem de politik olarak halktan tecrit etmek için bin türlü yöntem deniyor. Okul yönetimi birçok olanak sunuyor. İnsanların kendini biçimsel olarak ifade edebileceği topluluklar, etkinlikler ve maddi açıdan görece bir rahatlık ve bunların getirdiği bir gevşeklik var. Ayrıca okul fiziksel olarak halktan kopuk bir yerde bulunuyor. Bu açıdan sıkça kullanılan “ODTÜ’lü” kimliğinin öğrencileri halk gerçeğinden, emekçi sınıfın yoksulluğundan ve ezilmişliğinden uzaklaştıran bir yanı var.
ODTÜ kendi içinde politikleşirken Ankara’daki yoksul mahallere ya da diğer alanlardaki devrimci mücadeleye daha güçlü müdahale etmesi gerekirdi. Bu açıdan olmamız gereken yerden çok gerideyiz. 2000’lerin başında okulda bu derece bir kitlesellik yoktu. Ama o dönemde faaliyet yürüten devrimci öğrencilerin bu açıdan daha duyarlı bir algısı vardı. ÖTK ve benzer deneyimler sürekli bir tartışma konusuydu. Ama böyle bir şeyi hiç oluşturamadık. Sol gençlik örgütlerinin bir araya gelip bir yanlış gördüyse eleştiri yapma ya da yanlış yaptıysa özeleştiri yapma kültürü o dönem vardı. Ortak iş yapma anlayışı üniversitelerin birçoğuna göre daha güçlüydü. Görebildiğim kadarıyla içinde bulunduğumuz dönemde bu özellik zayıflıyor. Kitlesel olduğumuz eylemlerden sonra geniş bir platform kuralım diye konuşmuşuzdur ama yapamadık. Bazı denemeler oldu ama istenilen ölçüde kapsayıcı olamadı. Bir gündem olduğunda mutlaka kitleyi etkilemeye çalışıyorduk. Ne kadar sistematik ve etkili yapıyorduk, o tartışılır. Yapılan işi geniş bir şekilde örme eğilimimiz hep vardı. Elimizden geldiğince bir ikiliğe (örgütlü-örgütsüz) müsaade etmemeye çalıştık. İradi davrandık o konuda. Forum kültürünün gelişmesi için, gençlik örgütleriyle kitle arasındaki ilişkinin gelişmesi için samimiyetle uğraştık.
İlhan Kaya
ODTÜ Tarih Direniyor. Der: Yalçın Bükrev. NotaBene Yayınları, İstanbul, 2016.
